Köşe yazarları

Sosyal demokrasinin sefaleti


Geçen hafta yapılan ve “küçük genel seçim” olarak nitelendirilen Kuzeyren-Vesfalya eyalet seçimleri, Martin Schulz’u aday göstererek umutlara kapılan F. Alman sosyaldemokrasisine Saarland ve Schleswig-Holstein eyalet seçimlerinin ardından üçüncü darbeyi vurdu. SPD, nüfus açısından en büyük eyalet ve önemli sanayi merkezi olan Kuzeyren-Vesfalya’da tarihinin en büyük hezimetine uğradı. Bu eyalet geleneksel olarak SPD’nin oy deposuydu, ancak seçimlerde sosyal demokrasinin sefaletini bariz olarak ortaya çıkardı.

Seçim sonuçları aynı zamanda SPD ve Yeşiller Partisi ile “orta-sol-ittifakını” oluşturup, federal hükümet ortağı olmayı arzulayan “hükümet sosyalistlerinin” stratejilerinin herhangi bir maddi temeli olmadığını da göstermiş oldu. Rosa Luxemburg, yaklaşık yüz yıl öncesinde burjuvazinin yanında saf tutan SPD’yi “hükümet sosyalistleri” nitelemesiyle alaya alıyordu. Görüldüğü gibi, parlamentarizmin bataklığında cebelleşen reformist sol da Rosa’nın tespitlerinden payını almaktan kurtulamayacak, çünkü “hükümet sosyalistleri” ister başbakanlığını ellerinde tuttukları Thüringen eyaletinde olsun, isterse de küçük ortak oldukları Brandenburg veya Berlin eyaletleri olsun, ortak oldukları her hükümette “kötünün iyisi” yaklaşımıyla sosyal demokrasinin politik sularında sosyal demokratlaşmaktadırlar.

Yirmi yılı aşkın bir süredir federal hükümet ortağı olan günümüz SPD’sinin tarihsel Alman sosyal demokrasisi ile ismi haricinde hiçbir benzerliği kalmadı elbette. Hükümet ortağı olduğu bu dönemde uyguladığı veya uygulanmasına destek çıktığı politikalar öylesine sonuçlar verdi ki, IMF dahi “F. Almanya ücretlerin genel olarak yükselmesine ön ayak olursa, ekonomiye ciddi katkıları olur” açıklamasını yapmak zorunda kaldı. Gerçi Türkiyeli ve Kürdistanlı okura sosyal demokrasinin “meziyetlerinden” bahsetmeye pek gerek yok.

Türkiye tarihinde ilk kez sosyal demokrat içerikler taşıyan bir parti olan SHP’nin 1991-1995 yılları arasında DYP ile girdiği koalisyonda neler yaptıklarını anımsatmak yeterli olacaktır. Ancak gene de sosyal demokrasiye umut bağlayan, ama “sol” ve sosyal demokrasiden hayal kırıklığına uğrayan kimi kesimleri görünce, şaşırmamak elde değil. Sosyal demokrasiyi veya sol-liberalleri “sol” diye nitelendireceksek, burjuva cephesinin “solu” olarak tanımlamak zorundayız. Sonuçta bu cephenin solu da, ortası da, sağı da sermayenin çıkarlarını savunan düzen güçlerinden başka bir şey değil.

Baksanıza, Schulz seçimlerin hemen ardından, “kriminel yabancılar hemen sınır dışı edilmelidirler” açıklamasını yaparak, oy kaygısıyla yabancı düşmanı ve ırkçı yaklaşımları körüklemeye başladı bile. “Sosyal adalet” söylemleri, bazı popülist talepler hiç yanılgıya düşürmemeli. Avrupa’daki neoliberal dönüşümün ve militarizmin mimarlarına bakarsanız, sosyal demokrasinin ne olduğunu görebilirsiniz. Sosyal demokrasinin sefaletinin gösterdiği başka bir şey daha var ama: O da, ezilen ve sömürülen sınıfların sadece devrimcilere, sosyalistlere ve komünistlere güvenebilecekleri gerçeğidir. İnanmıyorsanız, Kürtlere sorun. Onlar size her gün yürüyüşlerde, direnişlerde yanlarında kimlerin durduğunu göstereceklerdir.