Köşe yazarları

Ateşe yatanların çığlığı…


 

Bugün siyaset yazmak istemiyorum. Çok üzgünüm, ruh halim kapalı. Bizim kuşağımızın son mohikanları bir anda uçup gidiyorlar sanki… Bülent Uluer’i kısa bir süre önce kaybettik. Şimdi Serdar Can’ı. Serdar’ın cenazesinin ertesi günü Dersim’in asi, asıl, Güzel anamızı kaybettik. Ölüm her zaman ölmek değilse, gerçekten kaybettik mi? Yoksa Güzel ana, aradıklarını toprağın altında bulmaya ve onlarla buluşmaya mı gitti? Yaşayacak adalet ve vicdan mücadelesinde… Yaşayacak insanın insan olmaktan gelen haklarının devredilmediği ve dokunulmadığı ‘En Güzel Dünya’da!

***

Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi’nde, 36. blokta tanışmıştım Serdar’la. 36. koğuşta olmamın asli nedeni özgürlük arayışıydı. Özgürlükçü Kürtler, Türkiye sosyalist hareketindeki kardeşleriyle dayanışıyorlardı. Geçerken değinmiş olduk, neyse… Serdar, mütevazi, içtenlikli, sahici, dostluk duygusuyla dolu bir gönül insanıydı. Ne ön yargıları vardı, ne ‘demesinler’ kaygıları… Olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olanlardandı. Kısa sürede samimileşmiş, dostlaşmıştık. Beraber kaldığımız 6-7 ay süresince cezaevinde yaşanmışlıkları, ilişkileri, deneyimi güvenle paylaşmıştık… Hele de ondaki özgürlüğe koşma azmi, tünel faş olma tehlikesiyle karşılaşınca o yüzüne yansıyan unutulmaz kırılma hali, unutulur gibi değildi…

Dostluğumuz, yoldaşlığımız dışarıda da sürdü. Haberini alınca, Gazi Mahallesi’nde gümüş işini yaptığı dükkânına yol arkadaşım Nimet’le beraber gitmiştik. Sevgili eşi ve Zühre ile karşıladı bizi. Sevgiyle, hasretle kucaklaştık. Yıllar ve yıllar sonra karşılaşan her eski iki arkadaşın yapabileceği gibi ilk elde ne aklımıza gelirse konuştuk. 78’liliği ve 78’lileri sordu, anlattık. Sorduk o anlattı. Beraber çalışacaktık. Geçim sorunu, gümüş işi nedeniyle dolaşıyordu. Bulunduğu noktadan katılacaktı. Parmağımdaki gümüş yüzüğe takıldı, ‘olmaz’ dedi, aldı ve sonraki görüşmemizde yeni bir gümüş yüzük taktı parmağıma: Che yüzlü yüzüktü…

***

Son yıllarda Diyarbakır Cezaevi ile ilgili kitap çalışması yapıyordu. Bitmek üzereydi. En son, 18 Mayıs 2017’de, 18 Mayıs anması nedeniyle 78’liler Girişimi’nin İstanbul Esenkent’de düzenlediği panelde, 78’lilerden Hasan Erkul, HDP Milletvekili Erdal Ataş, Serdar ile beraberdik. Panel için adeta zorlamıştık. Malum mütevazılığiyle, ‘Bana fazla gelir’, ‘Beni zora sokmayın’ deyip durdu. Devrimci sorumluluktu, geldi…

Serdar’ın, konuşmasını bitirirken yumruğu hava da çığlık çığlığa okuduğu şiir, sanki Diyarbakır vahşetinde ateşe yatanların çığlığıydı…

Unutmayacağız!

Taş gibi oturmuşum kursaklarına

Olümüme bakmayın dostlar

ben o gün

dört civanım fidan

ben o gün

bir kızıl alevle yanan

dört kelebek

zorla sokulduğum kuradan

yaşamı çekmiştim öldürülerek

doymamıştım henüz gençliğime

aldım

içinde üç bin kalp çarpan

tiner kutusun elime

delilim delilim delilim lê

halaylar teptim

türküler söyledim

döktüm tineri

atadan sapık engizatörün üstüne

yaktım onu kendi tenimde cayır cayır

kıraç topraklara

mavişim menekşeler ektim

gülüm gülüm gülüm

ben üç bin yıldır susturulamayan ses

çarpan kalbin gümbürtüsüyüm

düzde çepik dağda lorkê

gökte kumru sürüsüyüm

ben kan rengini seven kavim

şalû şapikli şalvarlı kat kat fistanlı

üç yüz altmış beş gûn ahlı

ve yaslıyım

ölülerimin arasında

lepik atan çocuklarım var

benim ciğerlerim bileytaşı

dedim ya yar

kül olsam da mahşeri yangınlarda

hükmüm kesilmiş yaftam boynumda

ferman olunmuş – hükmolunmuş

yazılmış alın yazıma

ama ey halkım

ama ey memleketim

ama ey bütün dünya

hazmedip eritememişler beni

taş gibi oturmuşum kursaklarına