Köşe yazarları

Milli güvenlik devletinde başkanlık oyunu


İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra kapitalist-emperyalist kampın liderliğini eline geçirerek dünyanın jandarmalığı görevini üstlenen ABD, “Başkan’a yürütme görevlerinde yardımcı olmak üzere” yeni bir kurum olan Milli Güvenlik Konseyi (MGK) kurdu.

Konsey’in görevleri; “1-Milli Güvenlik Politikası’nın tespitinde Başkan’a yardım etmek.

2-Amerikan milli güvenlik hedeflerinin, milli güçle olan ilişkisini kurmak.

3-Milli güvenlikle ilgili daire ve büroların ortak menfaatlerinin gerektirdiği zorunlu politikayı tespit etmek.

4- Başkan’a, milli güvenlik konularında uygulanacak stratejiler hakkında bilgi vermek.

5- Milli güvenlikle ilgili tüm haber alma faaliyetleri koordine eden Merkezi İstihbarat Teşkilatı’na (CIA) gerekli direktifleri vermek” şeklinde sıralandı. Bu MGK modeli temel alınarak Soğuk Savaş sürecince NATO ülkeleri ile ABD’ye bağımlı ve yarı bağımlı ülkelerde benzer düzenlemeler yapıldı.

ABD milli güvenlik siyasetinin özgün biçimleri 1949’dan itibaren Türkiye’de devletin tüm kurum ve kuruluşlarına girmeye başladı. 1961 Anayasası’nda yer alan Milli Güvenlik Kurulu (MGK), “Devletin milli güvenlik siyasetinin tayini, tespiti ve uygulaması ile ilgili kararların alınması” şeklinde belirlendi. 12 Mart 1971’deki Anayasa değişiklikleri milli güvenlik ideolojisi doğrultusunda yapıldı. 1982 Anayasası, “Milli güvenlik anayasası” olarak hazırlandı. MGK, ülkede sivil yönetim ve otoritenin temsili görünümünün arkasında gerçek yürütme gücünü elinde bulunduran askeri ve sivil bürokratik bir kurum haline getirildi. ABD ve NATO’nun milli güvenlik konseptlerine göre 5 yılda güncelleştirilen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) ise, parlamentonun, hükümetin ve devletin tüm kurullarını bağlayıcı nitelikte “Gizli anayasa” niteliği kazandı.

Bu süreçte milli güvenliği ve kamu düzenini koruma amacıyla temel hak ve hürriyetler sınırlandı. Siyasal yasaklar ve hak gaspları; konut dokunulmazlığından seyahat ve yerleşme özgürlüğüne, basın özgürlüğünden örgütlenme özgürlüğüne, dernek, sendika ve parti kurma hakkından yaşam hakkına, grev ve miting yasaklarından parti kapatmalara, faili meçhul cinayetlerden toplu katliamlara, etnik, kültürel ve inançsal farklılıkların inkarından insan hak ve özgürlüklerin sınırlanmasına kadar tüm alanları kapsadı. MGK’nın aldığı kararlar, devletin gizli ve yarı gizli örgütleri (Memleket İçi Düşmana Karşı Silahlı Müdafaa Mükellefiyeti

Kanunu, Müdafaa Ödevi Yönetmeliği, Özel Harp Dairesi, JİTEM, MİT, Özel Tim, TEM vb) tarafından yürütüldü.
15 yıllık tek parti iktidarları döneminde AKP, kendisinden önceki hiçbir iktidar döneminde olmadığı kadar Milli Güvenlik Devleti ve ideolojisini benimsedi. Askeri darbe dönemlerini aratmayan uygulamaları, sıkıyönetimlerden daha yetkili mahkemeleri, etnik, kültürel ve inançsal taleplere karşı baskıcı ve tekçi tutumu ile otoriter rejim politikaları sürdürdü. Kaynağını 12 Eylül hukukundan alan 1982 Anayasası’nın milli güvenlikle ilgili hiçbir hükmüne dokunmadan MGSB konseptlerine göre olağanüstü rejim standartları uyguladı. Şimdi OHAL ve KHK uygulamaları ile yoluna devam ediyor.

AKP genel başkanı ve Cumhurbaşkanı sıfatıyla Başkanlık yetkilerini fiilen kullanan Erdoğan 2019’da yeniden seçilirse, literatürde olmayan “Türk tipi başkanlık” sistemine geçilecek ve siyasal yönetim tek kişinin eline geçmiş olacak. Bu durumda MGK, ABD’de olduğu gibi yürütme görevlerinde Başkan’ın danışma kurulu ve yardımcı kuruluşu gibi çalışacak. MİT ise, CİA tarzında yeniden örgütlenecek ve Başkan’a bağlı yeni bir “iç istihbarat” örgütü kurulacak.

Sonuç olarak, AKP’nin milli güvenlik devletine özgü başkanlık sistemine geçiş sürecini, siyasal ve toplumsal bir alt üst olmadan yapması -bunu başka bir iktidar da yapabilirdi-, devletin niteliğinden, oligarşik karakterinden ve tarihsel geleneklerden kaynaklanıyor. Adil olmayan seçim ve referandum oyunları ile yapılan bu sistem değişikliğine karşı, 7 Haziran ve 16 Nisan’da oluşan demokratik siyasetin kazanımları üzerinden bir karşı duruş sergilenmesi gerekiyor.