Köşe yazarları

Üç fırsat bir kuşku


Çetin Arkaş

7 Haziran 2015 sonrasından bahsediyoruz. Öncesini saymıyoruz bile. Ülkenin en temel meselesi olan Kürt sorununda bir yol ayrımına gelinmişti. İktidar açısından ‘’mış’’gibi yapma sürecinde gidilebilecek yol kalmamıştı. Bunun farkında olduklarından 2014’ün sonu ile birlikte savaş konseptinin gerekleri için hazırlıklarını hızlandırdılar. Önce derin yapılarla, 7 Haziran sonuçlarını görünce de MHP ile ittifaklarını büyüttüler. 24 Temmuz saldırı sürecine böyle gelindi. 1 Kasım seçimleri öncesinde savaş blokunu tahkim ettiler. Savaş demek aynı zamanda demokrasi karşıtlığı, daha fazla yoksulluk demekti. O nedenle 1 Kasım seçimlerine gidilmişken Barış, Demokrasi ve Emekten yana olanlar ortak kriterlerini belirleyerek bu blokun karşısına bir hükümet alternatifi olarak çıkabilmeliydiler. Böyle bir şansları var mıydı? Evet vardı. Böylesi ortak ilkeler etrafında bir araya gelecek olan CHP-HDP savaş karşıtı, demokrasi ve Emek yanlısı güçler kesinlikle 7 Haziran oy yüzde toplamından daha iyi bir sonuç ortaya çıkarılabilirdi. Oluşacak sinerji ile %45’leri geçmek hükümet alternatifinin var olduğunu göstermek mümkündü. Değerlendirilmedi. Böyle bir seçeneğe Kürt özgürlük hareketi tüm gücüyle katkı sunardı. Önderliği de zaten bu fikirdeydi. CHP yönetimi muhtemelen böyle bir olasılığı aklına getirmekten bile ürkmüştür. Günümüzde yaşananları engellemenin ötesinde güzellikleri inşa etme adına CHP’nin kaçırdığı ilk fırsat buydu.

İkinci fırsat 16 Nisan gecesi bilerek, isteyerek kaçırıldı. Hukuksuzluğun, keyfiyetin, zorbalığın, tavan yaptığı, sonuçlarıyla oynandığı belli olan referandum neticesine karşı çok büyük bir halk tepkisi vardı. İnsanlar öfkeden patlamak üzereydi. Tetikleyici bir öncü arıyorlardı. Önlerine çıkacak tüm barajları yıkarak faşist gidişatı anladıkları dilde durdurabilirlerdi. Bu yeni bir sürecin önünü açabilirdi. CHP tüm bunları görmesine rağmen yerinde saydı. Kendisini hayli aşmış olan tabanını da yerinde saymaya davet etti. Bir fırsat daha böylece heba edilmiş oldu.

Gidişattan huzursuz kitleler yerinde saydıkça atalet içerisinde kendi kendilerini yedikçe, iktidar daha da üzerlerine geliyordu. Bunu hisseden büyük yığınlarda öfke birikiyor, CHP’nin yönetimi de bu nedenle ciddi sarsıntı geçiriyordu. Taban yönetimden daha ileri de daha huzursuz, çok daha atılgandı. Enis Berberoğlu’nun tutuklanması ile CHP yönetimi bir şeyler yapmak zorundaydı. Ona bu zorunluluğu dayatan da geniş yığınlardaki biriken öfke ve kaynamaydı. CHP tabanı dâhil. Aksi takdirde bu öfke ‘’kontrolsüz’ ‘bir şekilde patlayabilirdi. Kılıçdaroğlu öncülüğünde başlayan yürüyüşün partiler üstü olduğu, CHP ile özdeşleştirilmemesi gerektiği belirtildi. Aynı anda İstanbul’un işlek bir parkında Adalet nöbetinin başlatılmış olsa da her nedense kısa sürede sonlandırıldı. Partiler üstü olduğu ısrarla belirtilen ve çok geniş çevrelerin destek verdiği yürüyüşün finali olan Maltepe meydanında sahneye sadece Kılıçdaroğlu çıktı.

Hiç olmazsa sembolik olarak bu yürüyüşe destek veren çevrelerin temsilcileriyle ortak bir selamlama, duruş, geliştirilemez miydi? Mitingin ertesi günü CHP il başkanları toplantı yerine bu çevrelerle toplanılıp neler yapılacağı konuşularak ortak bir yol haritası oluşturulamaz mıydı? Faşizme, diktatörlüğe dur denileceği söz düzeyinde bolca dile getirildi. O günden bu güne iktidarın yaptıklarıyla CHP’nin yapacaklarına dair söylediklerini karşılaştırmak haksızlık mı olur? Sadece birkaç başlığı hatırlatalım.

OHAL gevşedi mi? Daha da derinleşti mi? Semih ve Nuriye’nin durumunda iyileşme mi, kötüye gidiş mi yaşandı? Tutuklu vekillerin bırakılması bir yana meclisteki vekiller bile iç tüzük darbesiyle eli kolu bağlı hale gelmedi mi? Ensar vakfına yeni kıyakları, tam gaz AKP kadrolaşmasını ve daha nice uygulamaları da Maltepe mitingi sonrasında hep birlikte gördük, yaşadık. Yürüyüş ve miting kötü mü oldu? Hayır, CHP yönetimini aşan bir halk iradesi bir kez daha açığa çıkmış oldu. Yapılması gerekenin anlık heyecanlar ve eylemler değil ortak programa dayalı aktif ve süreklileşen örgütlü eylem hattı olduğu görüldü. CHP Maltepe mitingi ardından üçüncü fırsatı da heba etmek üzere. Kuşkumuzu sona bıraktık. Herk halükarda sokağa çıkan milyonların öfkesi heyecanı, talepleri sahiciydi. Peki, kuşku nedir diye sorulacak olursa, adı üstünde kuşku. İlla böyledir diyebilmek için elde belge olması lazım. Ama bazı fotoğraflar yan yana gelince de belgesiz de olsa kuşku büyüveriyor.

Enis Berberoğlu’nun tutuklandığını duyunca doğal olarak Silivri’ye getirileceğini düşündük. Çünkü böylesi tutuklamaların tamamı Silivri’ye getirilmiştir. Cumhuriyetten tutalım, Deniz Yücel’e ve kamuoyunca bilinen tüm tutuklular Silivri’ye getiriliyordu. Berberoğlu’nun ceza aldığı dosyadan Erdem Gül ve Can Dündar da daha önce Silivri’de tutulmuştu. Berberoğlu’nun Maltepe cezaevine götürüleceğini duyunca şaşırdık. Daha önce hiç böyle bir şey olmamıştı. Denilebilir ki ceza aldığı için Maltepe’ye götürüldü. Silivri’de birçok hükümlünün de bulunduğunu hatırlatmak gerekir. Derken Kılıçdaroğlu’nun Maltepe’ye kadar yürüyeceğine dair haberler ajanslara düştü.

Kuşkular o an oluşmaya başlasa da gelişmeleri izlemek gerekiyordu. Ankara-Maltepe hattı siyasal ve sosyolojik açıdan iktidara yakın bir profil çiziyor ve bu biliniyor. Maltepe İstanbul’un girişi sayılır. Silivri ise çıkışı. Berberoğlu Silivri’ye getirilmiş ve yürüyüş Silivri’ye kadar sürecek olsaydı İstanbul’un içinde kontrol edilmesi güç ve yaygınlaşabilmesi muhtemel kalabalıklar mı öngörüldü. Çünkü Ankara-Maltepe arası siyasal profil ile Maltepe-Silivri arası profil hem farklıydı hem de hesapta olmayan şeyler yaşanabilirdi. Peki, iktidar böyle bir yürüyüşün olacağını biliyordu da o nedenle mi Berberoğlu’nu Maltepe cezaevine koydu. Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla CHP’nin yürüyüş kararı tutuklanmanın ardından gelmişti. Yoksa halkta biriken öfke fark edilmişti de ‘kontrollü bir yürüyüş’’ mü dizayn edilmişti. Eğer böyleyse CHP içi ve dışı ülke içi ve dışı açısından nelerin amaçlandığı kendiliğinden ortaya çıkar. İlla kuşkularımız gerçektir demiyoruz. Ama Maltepe mitingi sonrası sergilenen CHP pratiği kuşkularımızı maalesef azaltıcı nitelikte değil. Hele de birbiri ardına heba edilen fırsatlar düşünülünce!